İklim krizinin kıyı kentleri üzerindeki etkileri yeniden gündeme gelirken, İstanbul ve İzmir için paylaşılan “Sular altında kalacak şehirler” listesinin bilimsel bir risk sıralaması olmadığı ortaya çıktı.
Araç Geçişinden Elektrik Üreten Yol Kasisi Geliştirildi
İklim krizinin kıyı kentleri üzerindeki etkilerine ilişkin son günlerde yeniden dolaşıma giren “37 şehir sular altında kalacak” listesi, Türkiye’den İstanbul ve İzmir’in de üst sıralarda bulunduğu iddiasıyla gündemde geniş yer buldu. Buna karşın listenin dayandırıldığı The Swiftest çalışmasının aslı incelendiğinde kritik bir ayrıntı ortaya çıkıyor. Matthew H.
Nash imzasıyla 21 Şubat 2022’de yayımlanan çalışma, yeni bir bilimsel araştırma değil; farklı iklim verileri ve kıyı risk haritalarından yararlanılarak hazırlanmış bir analiz niteliği taşıyor. Orijinal çalışmada 37 değil, deniz seviyesi yükselmesinden etkilenebilecek 36 turistik kent ele alınıyor. The Swiftest’in açıkladığı metodolojiye göre kentler, Climate Central’ın kıyı risk haritaları kullanılarak incelendi ve deniz seviyesi yükselmesinden etkilenebilecek dünyanın en çok ziyaret edilen 36 şehri arasından seçildi.
Daha sonra bu kentler “Hangisi önce batacak” veya “Hangisinin riski daha yüksek” şeklinde bilimsel bir tehlike puanına göre değil, nüfus büyüklüğüne göre sıralandı.
Sıralama Risk Derecesine Göre Yapılmadı
Bu nedenle İstanbul’un listedeki 5’inci sırası, kentin dünyadaki beşinci en yüksek deniz taşkını riskine sahip olduğu anlamına gelmiyor. Aynı durum Türkiye’den İzmir’in 6’ncı sırada bulunduğu yönündeki paylaşımlar için de geçerli. The Swiftest’in erişilebilen orijinal çalışmasında 36 kentten söz edilirken İstanbul’dan sonra Kolkata geliyor.
Sonraki yıllarda çeşitli internet sitelerinde yayımlanan listelerde İzmir’in araya eklenmesiyle kent sayısının 37’ye çıkarıldığı görülüyor. Bu nedenle “İzmir dünyanın en riskli altıncı, İstanbul ise beşinci kenti” şeklindeki ifadelerin orijinal çalışmanın metodolojisini ve listesini tam olarak yansıtmadığı dikkate alınmalı. Bilimsel çalışmalar ise kıyı kentlerinin karşı karşıya bulunduğu tehdidin gerçek olduğuna işaret ediyor.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), deniz seviyesindeki yükselmenin kıyı taşkınlarını, erozyonu ve fırtına kabarmalarının etkisini artıracağını belirtiyor.
Asıl Tehlike Denizin Bir Anda Kentleri Yutması Değil
Buradaki risk, bir kentin belirli bir tarihte bütünüyle su altında kalmasından çok; alçak kıyı kesimlerinin daha sık su basması, altyapının zarar görmesi, yer altı sularının tuzlanması, kıyı erozyonu ve aşırı yağışlarla deniz taşkınlarının aynı anda meydana gelmesi gibi birbirini güçlendiren süreçlerden kaynaklanıyor. Türkiye açısından konu özellikle Akdeniz Havzası’nın iklim değişikliğine hassas yapısıyla önem taşıyor. IPCC değerlendirmelerine göre Akdeniz’de deniz seviyesinin önümüzdeki on yıllarda yükselmeye devam etmesi bekleniyor.
İstanbul’un Marmara Denizi ve Boğaz çevresindeki yoğun yapılaşması ile İzmir’in körfez çevresindeki alçak kıyı alanları, uzun vadeli planlamada deniz seviyesi değişimi, aşırı yağış ve kıyı taşkını risklerinin birlikte değerlendirilmesini gerekli kılıyor. Limanlar, ulaşım sistemleri, turizm alanları ve kıyıdaki ticari faaliyetlerin yoğunluğu sebebiyle olası zarar yalnızca konutlarla sınırlı kalmayarak ekonomik hayatı da etkileyebiliyor. Türkiye’nin İklim Değişikliğine Uyum Stratejisi ve Eylem Planı’nda da kentlerin iklim kaynaklı afetlere karşı dayanıklılığının artırılması hedefleniyor.
Resmi belgelerde İstanbul ve İzmir’in yanı sıra Antalya ve Mersin gibi büyük kentlerin coğrafi özellikleri, yoğun kentleşme, geçirimsiz yüzeylerin artması, dere yataklarındaki değişimler ve yeşil alanların sınırlılığı sebebiyle aşırı yağış ve taşkınlara karşı hassasiyet gösterebildiğine dikkat çekiliyor.
Akdeniz Havzasında Risk Artıyor
Bu nedenle risk haritalarının güncellenmesi, imar kararlarının iklim senaryolarıyla birlikte ele alınması ve kent ölçeğinde uyum politikalarının geliştirilmesi önem taşıyor. Dünyadaki uygulamalar tek bir önlemin yeterli olmadığını gösteriyor. Deniz duvarları, setler ve taşkın bariyerleri gibi mühendislik çözümlerinin yanı sıra yağmur suyunu tutabilecek yeşil alanların artırılması, doğal kıyıların korunması, drenaj altyapısının güçlendirilmesi, yeni yapılaşmanın yüksek riskli alanlardan uzaklaştırılması ve erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi öne çıkıyor.
IPCC, kıyı kentlerinin uzun vadede “Koruma, uyum sağlama ve gerektiğinde geri çekilme” seçeneklerini birlikte değerlendirmesi gerektiğini vurguluyor. Bu nedenle İstanbul veya İzmir’in önümüzdeki 100 yıl içinde kesin olarak “Yok olacağı” ya da bütünüyle sular altında kalacağı yönünde bir sonuç çıkarmak mümkün değil. Deniz seviyesindeki yükselmenin etkisi küresel sera gazı emisyonlarının seyrine, yerel topoğrafyaya, zemindeki değişimlere, kentleşme biçimine ve alınacak koruyucu önlemlere göre farklılaşıyor.
Bilimsel verilerin verdiği temel mesaj ise daha net: kıyı kentlerinde taşkın ve erozyon riski giderek büyüyor ve bugünden uygulanacak iklim uyum politikaları gelecekte ortaya çıkabilecek ekonomik ve toplumsal kayıpların azaltılmasında belirleyici olacak.
